Çok fazlalar. Onlar çoğaldıkça ayağımın altında yer alan dünya gerçekliğini yitirmeye başlıyor. Burada, bütün kalıplara bire bir uyan insanların dünyasında daha az zaman geçirmeye başlıyorum. Beynimin içi zaman tüneli gibi. Kontrolsüz hareket ediyor. Acı verici ama bir o kadar da özgür. Bir yerlerde bağımsız olduğumu bilmek heyecan verici.
Anılarım tepkilerimi etkiliyor. Bir sebebi olan ama o an içinde deli yaftasını hak edecek gülümseler, sebepli ama sebepsiz göz yaşı. Bazen karamsar, bazen enerjik ama hiç bulunduğum zamana ait olmadan.
İki kişilik yorgunluk.
İkiye bölünmüşlüğün yorgunluğu.
Kısa sürede iki zamanda var olmanın yorgunluğu.
Tuesday, March 25, 2014
Gece çirkinliklerin daha az görünmesine yardımcı oluyordu. Ayın aldatıcı görüntüsü üzerindeki lekelerden belliydi. Yine de büyüsüne kapılıp beyaz bir duman eşliğinde düşüncelere dalmamak elde değildi. Ağırlığını hissetmemek. Yalnızlıktan hırpalanmamak hiç değildi... Anladıklarını sandıkları ama anlayamadıkları, anladıkları ama anlam veremedikleri dünyaya en derin kuyudan bakmak... Gece, gırtlaklarına yapışan iyi görünümlü bir katilden başka bir şey değildi. Yalnızlıksa ruhlarını kemiren vahşi akbaba sürüsünden başkası olamazdı...
Umutsuzca dilendiğiniz mutluluk arzusunu size satmak için geldim.
Aslına bakarsanız ben; insanların zayıf anlarından faydalanan, sahte umut ışığı yakıcı ve sahte mutlu edici biriyim.
Yavaşça kadının kulağına doğru eğilir ve kısık sesle:
Bir nevi uygun fiyatlara terapistlik yaparım.
Neden mi kısık sesle söyledim (?) Yüksek fiyatlı terapistler söylediğimi duyup beni infaz etmesinler diye. Onların yerini aldığımı sanmasınlar diye. En iyisi şöyle söyleyeyim; ben ucuza, geçici mutluluk sağlayıcı- terapistiyim.
Fiyat yüksek mi geldi? Halbuki kampanya fiyatımız. Üstelik kahve de bizden. İsterseniz size kredi kartıyla ödeme fırsatı bile sağlayabilirim.
Tamam, tamam. Sırf bu güzel gözler ve mahcup gülümsemeniz için bir güzellik daha yapacağım. Kampanya fiyatının da altında, kredi kartı seçenekli ödeme, bol köpüklü sade bir kahve ve sahte mutluluk vaatli...
İnanın bu sadece sizin için.
İnanmadınız değil mi?
Haklısınız.
Herkese aynı şeyleri söylerim. Ne de olsa ben; geçici mutluluk sağlayıcı- terapist, sahte mutluluk satıcı, aynı cümle- kurucu biriyim.
Selim gibi yalnızlık ve kelimelerle başbaşasın. Ölümünü zamansız bir zamana denk getiren roman kahramanıyla aynı kaderi paylaşman ne kadar da tuhaf.
Bazı şeyleri konuşabiliyor olsaydın; kelimelere sığınmak yerine bir insana sığınırdın. "Benimle kal." - deseydin ya da "Arkadaşım gelene kadar seninle kalayım." " Ne yapacaksın, nerede bekleyeceksin?" yerine; "istersen sen de katıl dostalarımla öldüreceğim zamana..." -deseydi o da...
Söylenmemiş sözlerin ve atılmamış adımların ağırlığında ezilmeye devam etmeseydin sen de...
Ella Fitzgerald, All Too Soon şarkısıyla karlı bir cumartesi günü müziği. İçinizdeki tutkuları ortaya çıkaran, huzur veren bir parça.
ALL TOO SOON VE BENİM CUMARTESİ GÜNÜ HİKAYEM..
Ahşap kenarları olan pencerinin sağ çaprazına yerleştirdiğim okuma koltuğunda oturuyorum. Fonda, All too soon parçası yer alıyor. Bahçeye bakan penceremde lapa lapa yağan karı izliyorum. Hiçbir şey düşünmeden, melodilerin yönledirmesiyle yaşadığım duygularım ve ben, en huzurlu dakikaları yaşıyoruz.
Bir de kendimi 2012 yılından ziyade 30'lu ya da 45'li yıllara ait hissediyorum bu parçayla -her ne kadar o yıllara ait olmasada-.
Karın yağışını izlerken yalnızca Ella Fitzgerald eşlik etmiyor bana. Annemin yaptığı sıcak çikolata ve içerisine atılmış marshmallow ile ara ara göz attığım Wes Gordon'un hayatı ve tasarımları da yanıbaşımda.
Daha önce belirttiğim gibi uzun zamandan beri yaşadığım en huzurlu cumartesi..
27.03.2012- Salı
April Stevens, I'm in Love Again şarkısıyla güneşli bir salı günü müziği. Aklınızdan asla çıkmayan ve daima hatırlayacağınız insanlar için..
Bir insanı yeniden ve yeniden sevebilir misin?
Uzun bir yolculuğa çıkarsın
‘sırf unutmak, arınmak için’..
Grip olmuşunda mikrobu temizlemek
için antibiyotik almışın gibi yani..
Döndüğünde antibiyotik işe yaramıştır
tüm mikropları atmışsındır.
Bağışıklık sistemin kuvvetli değilse,
ince giyinmişsen rüzgarlı havalarda;
tekrar grip olabilirsin.
İşte o rüzgarlı havada bir şey olur
ve yeniden seversin
-tam da unutmuşken olucak iş mi?-
Yeterince yalnız kalmışsındır ve başka insanlara
şans verebileceğini düşünürsün tam da bu sıralarda..
Verirsin,
bu sefer yara açılmıştır..
Koskocaman kara bir delik gibi.
Yalnızca kısa bir süreliğine
acını dindirdiğini fark edersin bu merhemlerin
Pardon!
İnsanların diyecektim.
Bu arada öyle de bir insansın ki için yana yana
‘yeniden sevdiğinle’ görüşürsün..
Konuşurken, yüzüne bakarken;
çığlık atmak,
ağlamak istersin
ama gülersin ve konuşursun..
Çünkü onu görmek ve onunla konuşmak acının yanında
muıtluluk verir sana.
Ve
hiç beklemediğin bir anda bir şeyler olur.
Bir kişiyle tanışırsın
o kişiyle mükemmel bir bağ
kurarsın.
İşte o kişi, aklından ve kalbinden temizler yeniden
sevdiğin kişiyi.
Bir gün
o da gider.. hem de sessizce, hiçbir şey demeden.
Önce bir öfke nöbeti geçirirsin, sonrasında ise minnet
duyarsın
yeniden sevdiğini unutturan adam için.
Temizlenmişsindir.
Ne yapmayacağını ya da ne yapacağını
biliyorsundur
Yeni bir şeyler bekliyor seni, buna eminsin
Tam da bu sırada senin için yaratılmış biriyle
karşılaşırsın.
Hemen ardından ne olur peki?
‘yeniden sevebildiğinle’
tesadüfen görüşürsün.
Uzun uzun sohbet edersin
çığlık atıp, ağlama isteği duymadan.
Tüm içindekileri masaya bırakırsın.
Aslında karşılıklı bırakırsınız ve hiç beklemediğin,
güzel şeyler duyarsın.
Dertleşirsiniz.
Konuştukça şaşırsın.
Yaşantınız bu kadar mı benzer,
siz bu kadar mı benzeyebilirsiniz..
Düşünürsün
Bu kadar ortak noktanız varken
bu kadar benzerken
böyle güzel şeyler düşünürken birbirinizle ilgili niye olmadı..
Keşkeler, acabalar, ne olmalıydılar,
belkiler, olabilir mi –
olamaz mılar..
Tüm bu girdabın içerisinde bir de ‘senin için yaratılmış’ erkeğe
ürkekçe, şüpheli ve yavaşça yaklaşırsın..
Emin adımlarla ve yavaşça ilerlesin istersin hayatındaki yeni
ilişki..
Ne hayal kırıklığına uğramak vardır, ne de uğratmak bundan sonra
senin için..
Yine de düşünürsün..
Bir ihtimal..
Bilsen seni gerçekten sevebilecek
bilsen hayatındaki karmaşayı senin üstüne yıkmayacak
ve
en son konuşmanızdaki kadar açık olacak
bilsen bir daha gitmeyecek ya da çok uzun süreliğine
yanında olacak..
İşte bilsen, emin olsan
eminim,
yeni bir pencere taktırmaktansa eskisini
tamir etmeye uğraşırsın.
Alexandre McQueen ile tarih kokan
ve mistik bir dokusu olduğunu düşündüğümüz Pera Palace otelinde buluştuk. Füme
renkli tişörtünün üzerine giydiği gri hırkası ve mavi tonlarındaki kot
pantolonuyla karşımızda oturuyordu.
Ropörtaj esnasında ki konuşmaları
ve mimikleriyle interaktif bir tiyatro oyunun içerisinde gibi hissetmemek
mümkün değil!
Kendisiyle yaratım aşamasının
derinliklerinden, güzellik kavramından, sanattan ve yaşadığı acı deneyimlerden
bahsettik..
Kendisini sanatçı olarak belirten
McQueen bu konuya samimi bir şekilde Luigi Pareyson’un Estetica adlı eserinden
alıntı yaparak açıklık getiriyor.
Tasarımlarını hazırlarken ne kadar
ince ve titiz bir çalışma sürecini bu sözlerle daha iyi anlıyoruz.
‘ Sanatçı malzemesini sevgiyle araştırır, derinlemesine inceler,
davranışlarını ve tepkilerini gözler; efendisi olmak için onu sorgular,
ehlileştirmek amacıyla onu yorumlar, onu kendi isteğine uydurmak için ona boyun
eğer; amaçlarına uyabilecek gizli olanakları ortaya çıkarmak için derinlemesine
inceler; kendisi yeni ve orijinal olanaklarını gösterebilir düşüncesiyle onu
araştırır; doğal gelişmeleri yaratılacak işin gereklilikleriyle aynı zamana
rastlayabilir beklentisiyle takip eder.. ’
Güzelliğin Diyalektiği
Koleksiyonlarını tiyatral bir şov
ile gerçekleştirmesinin sebebini, güzellik kavramını ‘onyedinci yüzyıl
tiyatrosu’ ile açıklamasından
anlayabiliyoruz.
Yalnızca güzelliğin yerini, insanı dramın tam ortasına yerleştiren,
böylelikle sahne süslemelerine yer bırakmayan, stilize edilmiş, şiddetle
değiştirilmiş bir gerçeğe sığdırılan ‘Güzellik’ aldı.. .
Güzellik kelimesinin aynı
kalmasıyla beraber anlamlarının sürekli değişkenliğe uğradığına olan
düşüncesini Umberto Eco’nun Güzelliğin
Tarihi adlı kitabından verdiği bir gerçekle pekiştirmiş oldu.
‘ Moda Dünyasının Holiganı’ ismi ona hiç
yakışmıyor..
Çılgın kıyafetler yaratmak, farklı olmak, kalıplara uymamak
holiganlıksa bunun iyi bir anlamı olmalı. Ropörtaj esnasında konuştuğumuz
konulardan mı, yoksa mahsun duruşundan mı ‘holigan’ kelimesi ona asla uygun bir
sıfat değil.
Sen bir kadınsın.
Bana göre olmayabilirsin..
Düşündüklerimiz ve
inandıklarımız dünyayı görüşümüzü etkiler. John Berger’ın kitabında yer alan
‘Bu bir pipo değil’ görüntüsü gibi.. Karşımda oturuyorsun. Gerçeksin. Kadın
cinsiyetinde bir insansın. Ben seni kadın olarak görmüyorsam aslında değilsin.
Bu durumda bakmak ve görmek arasındaki farkı da gösteriyorum. Ben görüyorum,
düşünüyorum ve hissediyorum. Asla bakmıyorum. Böylelikle yarattığım şeylerde
rahatlıkla uçabiliyorum. Kalıba sokmadan, kısıtlı bir açıdan bakmadan..
Acı Verici Deneyimler
Her şeyin başlangıcını yaratan Isabel Blow ve ardından
annesinin ölümü.. Yarattığı tasarımları ve şovlarıyla bize işlerini yalnızca
gösteren değil ‘hissettiren’ bir adamın ne kadar hisli olabileceğini ve neler
yaşayabileceğini hepimiz tahmin edebiliyoruz.
Üzüntüsünü dile getiriyordu ama hayata daha sıkı tutunması
gerektiğinin de bilincinde olduğunu ifade ediyordu.
Günün sonunda, McQueen’in sahip
olduğu farklı bakış açısını işlerine adapte edebilmesinin yarattığı hayranlıkla
yanından ayrılıyoruz..
Göğsümün patlayacğını düşündüren öksürükler, mendil birikintilerinden oluşmuş küçük bir mezarlık ve de bir sürü ilaç kutularını görmezden gelecek olursak biraz kendime gelmiş sayılırım..
Ev içerisinde kendimi oyalayacak aktivitelerde bulunmaya başladım bile!
Ancak, bu akşam saat 22.00'da Özgürlük Treninde olmam gerekirdi.
Maalesef, daha çabuk iyileşebilmem adına beni evden dışarı salmayan bir gardiyan var.
"Evde herşeyi yapabilirim ama daha kötü olmamak için ve çabucak iyileşebilmem adına kalmam şart!"mış.
Sıradan bir grip, çaresizlik içerisinde kıvrandıran bir mikrop haline dönüştü.
İnsanı hayattan soğutan, yaşama sevincini emen kabus gibi birşey!